Ne Aramıştın?

Yeme, içme, gezme, görme, gülme, annelik, babalık, çocukluk, sanat, çizme, boyama, müzik, tiyatro, film..

Monday, February 19, 2018

Güncel 25

Yaş 6!

Evde gözden kaybolup sesi çıkmıyorsa tehlike arkadaşlar. Bilin ki ya evi yakacak ya kendine zarar verecek birşeyler peşinde.

Kartondan boyama evinin içini kendine göre dekore etti. Mutfağı, yastığı, oyuncakları ve tableti ile salonun ortasındaki gecekondusunda yaşıyor. Okuldayken tabletini kurcaladım. Kendini videoya almış; oyuncakları gırtlağına sokmalar, ip ile diş aralarını oymalar, parmağını gözüne sokmaya çalışmalar. İlginç..

Aynı gün gecekondusunu pencereden fırlatmak sureti ile özel hayatına ilk darbeyi yaptım. Neden? Nedeni basit, çünkü mümkünse yaşamasını istiyorum.

Yaptıklarının muhtemel sonuçlarını anlatıp neden yaptığını sorduğumda kafasını 360 derece çevirip içime şeytan girdi anneeaa tarzı bir cevap verdi. Ya da bana öyle geldi. O yüzden sesi çıkmıyorsa ve evin içinde gözden kaybolduysa bir baş sarımsağı kendinize siper ederek derhal pederi arayın.

******

Kızdığım zaman bağırmaktan sıkıldım. Bağırmak sadece onun da bana bağırmasını tetikliyor. Bunun başka bir yolu daha olması lazım diyerek müthiş bir fikir buldum.

Bundan sonra sana kızdığımda havlayacağım, kızgınlığımı ordan anlarsın dedim. Böyle harika bir buluş tabi ki benden çıkabilirdi. Kızdığımda havlıyordum, o gülmeye başlıyordu ve o gülüş bana da sirayet ediyor ve kızgınlık yerini delice bir oyuna bırakıyordu. Harikaydı ulan..

Dört duvar içerisinde yaşayan, dış dünya ile fazla bağlantısı olmayan insanlar olarak epey eğlendik bu yöntem ile. Ta ki tatil için gittiğimiz yerde semt pazarına girip, o plastik oyuncağı almak için tutturana kadar.

10 liralık plastik çaydanlık setini -ki çaydanlık seti olması bile beni fazlasıyla havlatmıştı, pardon kızdırmıştı- 45 liraya satmaya çalışan yurdumun uyanık pazarcısının karşısında evladımı ikna etmeye çalışıyordum. Çok çalışıyordum.

Baktım gözüm seğirmeye, etraf kararmaya, rahmetli ananemin toprak kokusunu almaya başladım ki sol elim ile tuttuğum o minik elini çekip havlamaya başladım, başlamışım yani. Öyle diyorlar.

Gözümü açtığımda pazarcı "en son 28 olur" diyordu. Aldık.

******

Bunun babası brüt 40, net 13 yaşında olduğu için orada da sorun var.

Her sabah işe giderken çocuğu okula bırakıyor olmasını bana yaptığı bir lütuf zannediyor mesela.

Hele işten dönerken çocuğu okuldan alıyor olması, tarafımdan kendine yapılmış büyük bir hakaret!

Havanın karlı, ayaz, yolların buz, trafiğin en kaza dolu olduğu hafta "bu hafta işim var, kızı sen götürüp alacaksın" dedi. Tamam dedim.

Hava şartlarından dolayı sabah çocuğu okula on ya da on beş dakika geç bırakabildim.

Hafta bittiğinde kollarını göğsünde kavuşturup gururlu bir komutan edası ile "Yaaa bir hafta çocuğu sen bıraktın, tüm derslerinden geri kaldı" dedi..

Çocuk ana sınıfına gidiyor.

******

Sömestr tatili yaklaşıyordu ve hepimiz korku içindeydik.

Babası ondan beklentilerimiz olacak diye kıvranmaya başlamıştı. Çok işi olduğunu, kendisinden birşey istemememiz için gerekirse geceleri taksicilik yapacağını üstü kapalı söylemeye başlamıştı.

Ben de ele güne karşı tatil süresince Ankara'da havaların çok güzel olduğunu, bol bol gezeceğimizi ve inanılmaz, harika, eğlenceli, müthiş, süper, aşkitomla ailece çok şapşik bir tatil yapacağımızı duyurmaya başlamıştım.

Çünkü biliyordum on yıldır evde yapılması gereken tamiratlar -duş başlığı, çöp öğütücüsü, çatı tamiratı ve gerekirse dış cephe yenilenmesine kadar- işte bu sömestr tatili için bekletilmişti.

-Ya saçmalamayın ne gezmesi?? Evde yapılacak bin tane iş var?? Al arabayı, sizi tutan mı var, çıkın gezin diyecek ve biz yine kızımla boşanmış anne ile kız gezmesi yapacaktık.

"Körün istediği bir göz..." lafı gerçek oldu ve paşa babam haydi İzmir'e gidiyoruz diye ayaklandırdı bizi. Arkamızdan timsah göz yaşları döken babasına el sallayarak tatil gibi tatil yaptık.

******

ve cingıl başlar

******

Wednesday, January 17, 2018

Güncel 24


Anti-depresanlardan usandım. Her allahın günü ilaç içmek zorunda mıyım arkadaş? Hani bir organın görevini yapamaz da mecbur ömür boyu destekleyici birşey içersin okey. Çocuk okula başlayınca benim tırlatmalarım da hafifledi. Dopamin, serotonin, endorfin, melatonin vücutta, beyinde ne varsa yerine oturdu. Hayatımın "dalgalandım da duruldum" bölümüne geçtim, ben niye her sabah amerikan filmlerindeki gibi avucuma ilaç boşaltıp yutuyorum yau? Çıkartın olm beni bu filmden.

Tabi bunu yakın zamanda bu filmin senaristi olan doktoruma aynen bu şekilde anlatacağım. Adam da ben böyle tuhaf örneklerle durumu anlatınca her seferinde değişik bir ilaç yazıyor. Doktor bey benim normalim bu yannız, beni o şekilde şey ederseniz diye eklemeyi unutuyorum.

Maşallah turp gibiyim. 40. sanat yılımın altın çağını yaşıyorum. Kara kalemden akrilik boyaya, akrilikten sulu boyaya, portreden ilüstrasyona, beginner'dan intermediate'e, zevkten dört köşeye geçiyorum arkaaşlar.

Yazmak kadar çizmekte fevkalade keyif veriyor. Manzara resmi yapılır mı ulen, fotoğraf makinası diye bir şey var, çek, as duvarına ehiehi diye koca tablolarla alay ederken şimdi, vay anam babam nasıl çiziyorsunuz bunları diye gözlerim beleriyor.

Beğenilerin de bir orta yaşı var kardeşim. Müzikte öyle. Evde yalnız kaldığımda açıyorum Emel Sayın'dan "Üzüldüğün Şeye Bak" ya da Muazzez Abacı'dan "Silemezler Gönlümden" ooh ev şenleniyor. O günün akşamı rakı sofrasına bağlanıyor o da ayrı keyif.

Öyle gündüz vakti pitbull dinleyecek yaşlar geçmiş bebişim.

Kereviz, dereotu, bal kabağı bunları severek yiyeceğimi hiç düşünmezdim. Bundan yirmi yıl önce bu saydıklarımı görünce radyasyondan kaçan adam gibiydim. Hele bakla (yazarın suratı buruştu), annem bakla pişirdiğinde eve giremezdim öğürmekten. Şu yaşıma geldim daha ağzıma bakla almışlığım yok. Onu 70'li yaşlara bırakıyorum. İkinci bahara.

Bitkicilik başladı. Orta yaş bitki severliği. Evi botaniğe çevirmek istiyorum. Askılı saksılardan yapraklar sarksın, kapıdan, pencereden bitkiler fışkırsın, yeşilliksiz bir köşe kalmasın istiyorum. Bunun 70'lerinde ise çiçek severliğe geçip menekşe, cam güzeli, sardunya, kasım patı yetiştirmeye başlayacağım herhalde.

Çiçeklerin o kaprisli dünyası şu an ilgimi çekmiyor. Neymiş menekşeleri her gün sevip konuşacakmışsın yoksa küsermiş. Vah g.tüm! Bitki iyidir. Bitki adamdır adam.

Bak yazılarım bile değişti. Ne kadar mülayim, saygılı, görgülü yazıyor ve minik nüktedanlıklar yapıyorum diğıl mı. Nerede o Dükün kızı havaları, nerede o osman abicilik, kankacılık, vurduculuk, kırdıcılık? yok! Pırlanta gibi insanım ayol.

Her yaşta bir keramet varmış şekerim. Rabbim ömür versin de şıkır şıkır yaşayalım. Evet yaşla birlikte biraz hidayete de eriyor insan. Gerçi diyet yaparken şeker yemeyeceğim diye kuran'a el basıp fıstıklı baklava falan yiyorum ama. Çarpılmadıktan sonra pek sorun olmuyor.

Aman canııım, masum değiliz, hiçbirimiz..

Yani onu diyorum ben artık bu anti-depresanları bırakıp beden olumlama, beyin telkin etme artık ne zkimse o olaylarına gireyim diyorum. 6 ay kan, ter içinde squat yapacağıma, ayna karşısında belirli  bölgelere kalk ve yuvarlan seni hımbıl şey diye telkinle elde edilecek maksimum değere odaklanmak istiyorum.

Çünkü neden olmasın? 

Wednesday, November 15, 2017

Onlar!


Yıllar yıllar önce..

Üniversitedeyiz, genciz, ders notları yerlerde, eğlence tavan yapmış. Yavaş yavaş yaz tatili yaklaşıyor ve bu arkadaşlarımızdan ayrı kalmak demek ki bu imkansız, çünkü ölesiye yapıştık koca bir yıl. İmkansız yani ne demek? Hayır ayrılamayız, onca dedikodu, onca entrika, onca gece gezmesi yaz tatili geldi diye hoop çöpe mi atalım?

Tatilde çalışacak olanlar, aile gezmesine mecbur olanlar, otelciler, yazlıkçılar derken evet maalesef ayrılacaktık. Üniversiteli olmak, anne ve babana el sallayıp "hadi ben kaçtım" diyecek kadar özgür bir durum değildi.

Sevgili ailem, bana arkadaşlarımın evinde kalma izni vermez fakat bizde kalan arkadaşlarıma benden daha sevecen ve iyi davranırlardı. Kahvaltılar daha zengin, yüzler her zamankinden daha güleç olurdu misafirimiz varken. "Kızımızın arkadaşları" mutluluğu olurdu evde. Hala da öyle.

Bu sefer kararlıydım, arkadaşlarımla tatil yapacaktım. Ben de gittiğim evin biricik misafiri olacak, pamuklara sarılacak, "kalk arkadaşına çay koy" cümlesindeki dolaylı tümleç olacaktım. Hem arkadaşımdan ayrılmayacak hem de hürmet görecektim.

Planımızı yaptık, teyzesinin yazlığına gidecek çılgınlar gibi bir hafta geçirecektik. Tabi bunu bizimkilere kabul ettirmek için ön çalışma, ısıtma, kafa tutma, isyan etme, kapıları yumruklama, intihar girişimi gibi bir dolu süreçten geçtim. Başarmıştım, tatile gidiyorum ulan!

Gerçekten unutulmaz bir tatil olacaktı.

Ellerimizde bavulla yazlığın önündeydik. Gayet kendi halinde, denize biraz uzak, havuzu ve tesisi olan, iki katlı evlerden oluşan güzel bir site.

Kapıdan içeri girdik. Bizi duymamış hatta beklemiyormuş gibi koltukta uzanan teyzeye baktık. Selam, biz geldik dedi arkadaşım. Koltuktan hafifçe kaykılıp "hıı geldiniz mi" dedi. Siz geleceksiniz diye yatak odasını size vermek zorunda kaldık, biz eniştenle kanepede yatacağız diyerek yukarı çıkmamızı işaret etti. Galiba bu onun sarılıp hoş geldiniz deme şekliydi.

Bizim evde misafir kapıda karşılanır, güler yüzle odasına çıkmasına yardım edilir. Ondan şaşırdım herhalde.

Neyse ya tatile gelmiştik. Sorun yok.

O an'a kadar evde aslında bizimle beraber 3 oğlan çocuğu daha olacağını bilmiyordum. Teyzenin 2 oğlu ve arkadaşımın küçük kardeşi. Kadının bizi frankeştaynın gelini gibi karşılaması normalmiş. Küçücük evde olduk mu yedi kişi. Başımdan kaynar su boşaldı o sıcakta. Lan niye söylemedin, ben gelmezdim! Hay sçim.

Dedim ya üzerinden hayli zaman geçtiği için olaylara gülebiliyorum ama gerçekten hatırladıkça elim ayağım buz kesiyor.

Neyse ya tatil.

Cep telefonum olmadığı için evin telefonundan "geldik, burası şahane, herşey harika, müthiş tatlı bir aile" demek için annemi aramam gerekiyor. Daha telefonu elime alıp tuşlara basarken "yannız bu hafta telefon faturalarını kontrol edeceğim, öyle zırt pırt arama yapmayın" diye kükredi teyze.

- Alo anne, bz gldik, iyyz, öpt, kib, bye! diyip kapattım.

Ondan sonraki telefon görüşmelerimi havuz kenarındaki ankesörlü telefondan yaptım. Bizim evde misafirin telefonu kullanması doğaldır, ailesini sıklıkla arayıp haber vermesi için ısrar ederiz hatta. O yüzden şaşırdım herhalde.

Memur aile ya, olabilir. Tatildeyiz olm.

Kendi içlerinde de kavgaları eksik olmayan bir aile. Sürekli hırgür, kavga, bağırış. Günaydın yok, lütfen yok, güler yüz hiç yok. Sabah kalkan basıyor küfürü. Tatildeyim sanıyorum ama bildiğin cehennemin dibindeyim aslında. Annem sesin iyi gelmiyor, rahat değilsen atla gel kızım diyor. Arkadaşıma ayıp olur anne, az kaldı zaten diyorum. Bu zikik programı beraber yaptık, beraber bitireceğiz.

Akşam yemeği için masayı hazırladık, oturduk. Elinde koca köfte-patates tabağı ile geldi teyze. Oğullarının ve kocasının tabağını tepeleme doldurduktan sonra kalan köfteyi de bize paylaştırdı. O kare o kadar komikti ki gerçekten yüzüne baktım ciddi mi diye. Arkadaşıma baktım. O bana bakamıyordu çünkü teyze çok ciddiydi. Bizim evde misafirlerin tabağı doldurulur, aa lütfen darılırım diye ısrar edilir ondan şaşırdım herhalde.

Sonraki gün teyzenin kocası -belki de önceki akşam yaşanan tuhaflığı telafi etmek için- akşam size güzel bir rakı-balık yapayım çocuklar dedi. Sevindik. Çakır keyif şekilde ufak rakısı ve bir kilo sardalye ile geldi. Mangalda sardalyeleri mundar edip yedikten sonra rakısını fondipleyip yattı. Bize yanık balık ve anason kokusu bırakmıştı. Bizim evde beraber yiyip içilir, misafirle sohbet edilir o yüzden şaşırdım herhalde.

Arkadaşlarının düğünü için teyze ve enişte iki gün evden ayrıldı. Buzdolabı tam takır, kuru bakır. 3 erkek çocuk kahvaltı ve yemek bekliyor. Marketten yumurta alıp bolca krep yaptık. Akşam da sebze alıp kızartma, soslu makarna derken gayet güzel idare ettik. Keyifli iki gündü. Teyze eve gelir gelmez buzdolabını açıp salçam bitmiş, unum yarıya inmiş diye çığlıklar atıp bayılmaya kalktı. Koşarak marketten un ve salça alınca düzeldi.

Bizde çocuklar evde bırakılacaksa dolap yemekle doldurulur, komşulara haber verilir, ekmeğin suyun hesabı asla yapılmaz. Ondan şaşırdım herhalde.

Daha fazlası da yaşandı aslında. Anlatamayacağım kadar çirkin detaylar.

Tabi ki erkenden biletimi alıp evime döndüm. O kadar nevrotik o kadar gergin bir ortamdan çıkmıştım ki cenin pozisyonunda iki gün yataktan çıkmadım.

O insanlar aramızda yaşıyor, ürüyor ve hepimizi germeye devam ediyor.

Gelelim şimdiki aklım olsaydı onlara ne derdim köşesine;

"Siz var ya hepiniz hastasınız. Bok gibi hayatlarınız var ve bunu sonuna kadar hak ediyorsunuz. Yaşadığınız evler mühürlenmeli ve sizler iğneyle uyutulmalısınız. Ben evime gidiyorum, lanetinizde boğulun"

*nanik*

Saturday, November 4, 2017

Selam

Ellerim kaşınmaya başladığına göre birşeyler yazma vakti geldi. Eze eze yaşadığım ışıltılı hayatımdan şikayet etmeye başlayabilirim. E rahat batıyor bir süre sonra.

Kızım okula başladı. Yapışık yaşadığımız altı yıl sonunda zorunlu eğitim ile özgürlüğüme kavuştum. Eğitimin zorunlu olması gerektiğini iliklerime kadar hissetmiştim zaten. İkimizinde gözleri bir başka parlıyor artık. Taze aşıklar gibi günlük ayrılık ve kavuşma halleriyle cilveleşiyoruz.

Erkenden hazırlıyor, alkali suyumu içerken el sallıyorum arkasından. Sabah haberleri izleyebiliyorum, oje sürüyorum, kuaförde saç bakımı, kızlarla brunch, kahkahalar, şampanyalar, çilekler ve pırlantalar..

Geri dönüyorum ve dünya buna hazır mı bilemiyorum.

Biraz kilo almış olabilirim, saçlarım çıtır çıtır beyazlamış olabilir, sinir hastası olmuş, tembelleşmiş, kırışmış ve bu süreçte kötü alışkanlıklar edinmiş olabilirim. Neyse ki evliliğim onuncu yılında ve bu saatten sonra kimse bunlarla ilgilenmiyor. Sözsüz bir anlaşma ile kendimizi salıvermenin tatlı huzurunu yaşıyoruz. Bu da bir çeşit özgürlük.

Blog yazmayalı bir yıl olmuş. Evliliğimi ne kadar büyük bir tehlikeye attığımı düşünebiliyor musun?

Daha geçen gün çorba yaparken kafasını omzumdan uzatıp "salça koydun mu salça" diye homurdandığında şişlemek istedim kendisini. Doktorum "böyle zamanlarda kızını düşün, sen maphusa, o toprağa giderse ne yapar yavrucak" demişti. Derin bir nefes alıp o burda yok, o yok, öyle biri hiç olmadı, kimse birşey demedi, yok o yok diye kendimi telkin ettim. Bir kez daha işe yaradı.

Özellikle mutfakta her şeye karışır oldu. Aslında mutfakla kafayı bozdu diyebilirim. Annem beypazarından kışlık tarhana almış, bize de getirdi. Ben daha iyi yaparım deyip tarhana yapmaya başladı. Günlerce üzerine un ekleyerek yoğurduğu bulamacı salonun ortasında kuruttu. Sonunda tarhanaya benzemeyen on kiloluk toz elde etti. Kendi pişirip yiyor. Biz ilişmiyoruz.

Kankalıktan teyze, yeğen ilişkisine geçtiğimizi o an anladım. Artık evde teyzem ile yaşıyorum.

İşten arayıp akşam yapacağım yemekleri soruyor. Dolmaya tarçın, pilava domates, çorbaya kereviz eklememi tembihleyip böreği de gelince ben yaparım diyor. Peki teyze diyorum.

Çocuğu okuldan o aldığı zamanlarda eve gelene kadar onu darlıyor; okulda ne yedin, yine mi çorba, yine mi makarna, yine mi pilav, yine mi köfte, yine mi meyve, yine mi yoğurt. Yahu okulda başka ne olsun? Mangal mı yaksınlar bahçede? Kuzu mu çevirsinler? Ne istiyon yani?

Elbette her zaman olduğu gibi nankör. Yaprakta sarsam, dolma da yapsam, mantı da açsam "bu evde hiç yemek pişmiyor"

Temizliğe de ilgisi var. Elinde tuz ruhu ve çamaşır suyu ile çıkıp geldi. Evladıma sarılıp napcan olum onlarla dedim. Lavaboları temizleyeceğim dedi. Ya manyak mısın, tuz ruhu kimyasal silah kapsamında, saçmalama derken ağzını burnunu sarıp daldı tuvalete. İki şişeyi de boşaltmış.

Ankara'nın ayazında nefes almak için beş saat pencerede can pazarı yaşayınca kız ile boğazlarımız şişti. Hala yatak, döşek ateşler içinde yatıyoruz. Aman canım mıçtığımız yer pırıl pırıl oldu ya daha ne istiyorsam.

Blog yazarak bu tür sinir sıkışmalarını hafifletiyor, tahammül eşiğimi dengeliyordum. Şablon değiştireyim, araya başka konular, konuklar ekleyeyim derken süre epey uzadı.

Yine istediğim şablon olmadı. İdare edeceğiz artık.

Selam sevgili okuyucu.

Sahi hala blog okuyor musunuz?

Thursday, November 17, 2016

Durum Leyla

Yaşlandık karşim. Bir ayağımız hastane, doktorda. Daha çukura girmedi çok şükür. Sağlığımla ilgili önemli kararlar aldım. Bu kararları daha önce almış olsaydım takriben 642 yaşına kadar gidecektim. Aldığım kararları hayata geçirebilirsem (evet henüz hayata geçmemiş kararlardan bahsediyorum) ben diyim 80 sen de 99a kadar.. Ya da işte b*kumla oynayacak kıvama gelene kadar yaşarım gibi. Görüciz..

Geçen yine aldım randevuyu, bizim adam başladı bana talimat vermeye; herşeyi anlat, onu de, bunu, de şunu sor, bunu da sor. Ben manyaam çünkü elmalı turta tarifi almaya gidicem doktora. Herşeyi anlat diyor. Ulan kadın doğuma gidiyorum sen bana neyi soracağımı söyleyecek en son merciisin. Heyecan yapma sayın okuyucu, hamile falan değilim. Rutin kadınsal testler, zartlar, zurtlar mevzu bahis. Siz de gidin, ihmal etmeyin..

Evladım okullu oldu. Tam tahmin ettiğim gibi okulu, öğretmeni, branş dersleri, ödevleri ve gelişimi hakkındaki herşey benim sorumluluğum. Eğer herşey yolundaysa babası sayesinde, kötü giden birşey varsa kesin benim yüzümden. Hafta içi kızla münasebeti sadece okuldan alıp eve getirmek olan sevgili eşim, onu bile yaparken beni telefonla arayıp "okulu ara, kızı çıkarsınlar, ben kapıdayım" diyor mesela. Çünkü koskoca sadrazamın sol hoşşağı çocuğunu okuldan alıyor efendiler. Boru mu? Adam arabadan inip sizinle mi uğraşacak? Armudu pişirin, ağzına düşürün bi zahmet..

Hafta içi iş yerinde taş taşıyan zavallı sevgili kocam, hafta sonu geldiğinde tabi ki yan gelip yatacak. Yok bi de ailece gezmeye mi gidecektik? Evlilik aşkı öldürmüyor arkadaşlar, beklentiler aşkı da evliliği de yok ediyor. Beklemeyin. Bir odun parçasının size ne kadar faydası varsa eşinizin de ancak ona gücü yetiyor..

Ben şahsen yıllarca bekledim, olmadı. Özellikle haftasonları ya arkadaşları ile bir işi(!) oluyor ya da işleri haftasonuna sarkıyor. Eğer ciddi bir işi olmazsa evde kendi eşyalarını düzenlemesi gerekiyor. Eşyaları düzenliyse hafif bir gribal durumu oluyor. Eğer benim canıma tak ettiyse "hadi sizi ikea'ya götüreyim" diyor. İşte o zaman aaah babam ah diye dizlerimi dövmeye başlıyorum. Ulan babam hala hafta sonu geldiğinde perşembeden program yapmaya başlar. Şuraya mı gitsek, burayı mı gezsek. Sen böyle aktivite dolu evden çık, hele de bebe ile olunca ayrı sıkıcı oluyor o ev hayatı, otur paşamın keyfini bekle ki gezesin. Evet ben de biliyorum alıp çocuğu bir yerlere götürmeyi de nereye kadar abicim? Zaten yüzük takmıyoruz ikimizde, bi de ben her hafta sonu bebeyi yalnız yalnız gezdirmeye çıkayım, sonra eniştem beni niye öptü? Öper..

Bebenin okulu yüzünden artık öyle zırt pırt izmire gidemez olduk. Yoksa ne işim olur bu mevsimde benim angarada. Adam da diyor zaten "siz gitsenize" diye gayet kibarca! Adam okulu "kızı teyzemgillere bırakma" olayı zannediyor. Nereye gidelim olm, okul var diyorum. E bu ay gitmesin? Yoh yeaa? Öyle arada bir okula yollayalım, sonra alalım bir iki ay izmire, bodruma gidelim. Sonra sıkılınca tekrar okula verelim falan. Nerde büyümüş bu adam, hangi dağın gölgesinde, hangi ağacın kovuğunda anlamadım ki..

İyiyim, iyiyim. Yine akıl sağlığımı koruyabiliyorum hane içinde. Keçiboynuzu pekmezi içiyorum sürekli ev işi yapabilmek ve bundan şikayet etmemek için. Vallahi işe yarıyor. Sabah aç karnına bir kaşık içince jet yakıtı koklamış gibi evi sil, süpür, yıka, yerleştir, yemek yap, çayı koy, kapıyı güler yüzle aç, önüne yemeği koy, çayını ver, sırtını ez, temiz çamaşırını giydir, yatır, uyut. Yannız ertesi gün içmeyi unutursan sıkıntı oluyor. İçine resmen ananenin annesinin ruhu giriyor. Anam belim, anam yanlarım, anam dizlerim dememek için sürekli içmek gerekiyor. Ev hanımları için "hızlı yaşa genç öl" iksiri ulan..

Aman çocom sağlık olsun da gerisi hikaye. Hangimizin hayatı 4:4 lük di mi. Ben iyiysem herşey iyi, ben mutluysam herkes mutlu. Yuvayı dişi kuş yapar, evlilik kutsaldır, cennet anaların ayaklarındadır vs vs vs..

Yaşayalım gitsin Leyla..


from my zoiPhone😎
Location:Ev
 
Designed by Beautifully Chaotic